< Cennetin Resmi | Eğitim Portalım Cennetin Resmi – Eğitim Portalım

Cennetin Resmi

Öylece durmuş sıramı bekliyordum. Üstümde kalan diğer arkadaşlarımın hak ettikleri renklere kavuşmasını istiyordum. Teker teker kalktı üstümdeki yük, hafifledim. Sonunda güneşi gördüm. Gerçekten rengimin beyaz olduğunu o an anladım. Boyalar birbiriyle karışıyor hazırlık son hızıyla sürüyordu. Yaratıcımın ilhamını sabırsızlıkla bekliyordum. Hepimiz bir ormandan gelmiştik, hepimiz aynıydık. Saf ve temizin sözlükteki karşılığı bizdik sanki. Birbiri arkasına dizilmiş çukurlarda renkler karışıyor ve bambaşka yeni renkler ortaya çıkıyordu. Odanın her bir yanına dağılmış diğer arkadaşlarımı gördüm. Bazılarında gülen suratlar, bazılarında ise sadece manzara resimleri vardı. Yaratıcımı daha yakından tanıyabilmek için diğer arkadaşlarımı dikkatle süzüyordum.

Aman tanrım! Odanın en köhne yerinde bir arkadaşımın yırtılmış, paramparça olduğunu gördüm. Halbuki arkadaşımın renk uyumu, duygusu her şeyi mükemmeldi. Neydi suçu anlamaya çalıştım. Diğer odadan sesi kısılmış bir telefonun çaldığını duydum, yaratıcım hayıflanarak odadan çıktı. Konuşmaları tam olarak duyamadım ama sesinin tonundan mutsuz olduğu belliydi. Çok geçmeden odaya geri geldi ve bu sefer çalan telefondan önce ki halinden daha sinirliydi, kapıyı sert bir şekilde kapadı. İçimde nedenini tarif edemeyeceğim bir korku ile beklemeye başladım. Yapacak hiç bir şeyim yoktu. Bunca zamandır sıranın bana gelmesini, insanların beni de görmesini beklerken şimdi birden bire yaratıcının dengesiz ruh haline sahip biri olduğunu fark etmiştim. Konuşması bittikten sonra odaya geri geldi ve içinden söylene söylene renkleri karıştırmaya devam etti. Ne dediğini ne düşündüğünü anlayamıyordum.

Sonunda ilk fırça darbesi geldi. Turkuaz mavisiydi, hissedebiliyordum. Çarşaf gibi durgun denizde kopan fırtınanın sebep olduğu dalga gibiydi o ilk fırça darbesinin üzerimdeki etkisi. Görüyor ve hamurumun şekillendiğini hissedebiliyordum. Her bir fırça darbesinin şiddeti sadece beyaz bedenime değil adeta ruhuma kazınıyordu. O turkuaz darbelerin gökyüzü olduğunu anlamam çok sürmedi. Sonra birden telefon tekrar çaldı. Bu sefer daha önce olduğu gibi fırçayı elinden bırakmadı. En ucundaki boyalar havada dağılarak yere düştü ve yere bulaşan boya değil bedenime ait bir parçaydı sanki. Sahip, telefonun çaldığı odaya giderken ortalıkta duran sandalyeye çarptı. Belli ki kafası dalgındı bir sorunu vardı. Kötü bir haber almıştı siniri, yerini hıçkırıklı ağlamaya bıraktı. Neden? nasıl? diye hiç durmadan bağırıyordu. Cümlelerini almayı unuttuğu nefesi kesiyordu artık. Tam o sırada odanın köşesinde eski bir boy aynası gördüm. Neye benzediğimi görmek için sabırsızlanıyordum. O mavi, gökyüzüydü evet ama bu dünyaya ait olamayacak kadar güzel ve ışıltılıydı. Hemen etrafıma baktım her yerde güzel, sarışın, yeşil gözlü bir kadın vardı. Kadınının çocukluğundan ileri yaşlara kadar hemen hemen her yaşının her anının resmi adeta bir gerçek gibi odanın her yerinde duruyordu. Peki ya her yerde bu kadın portresi varken ben neden gökyüzüydüm? Adam içeri girdiğinde artık yürüyemiyordu yere yığılmıştı. Ağzından düşen son kelimenin canım annem olduğunu duymamla birlikte bedenimin cennetin sonsuzluğu olduğunu anlamam hiç de zor olmadı…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir