< Savrulan Hayaller… | Eğitim Portalım Savrulan Hayaller… – Eğitim Portalım

Savrulan Hayaller…


İnce gri çizgili gömlek, rengi ve deseni farklı çizgili kumaş pantolon onun günlük kıyafetiydi. Kahveye camiye böyle giderdi Mehmet amca. On üç yıl önce emekli olmuş hayatı birkaç şeyden ibaret hale gelmişti. Kalan zamanımı geçiriyorum şu fani dünyada diye düşünüyordu ara sıra. Birde en büyük duası kırk beş yıllık karısının kendisinden önce ölmemesiydi. Sıralı ölümü bir de kendisi sıraya koymuştu. Üç tane aslan gibi oğlu vardı ne yemişti ne içmişti ne de giymişti onları adam gibi adam yapıp vatana millete hayırlı birer evlat haline getirmişti. Vali, paşa ya da başbakan olamasalar da insan olmayı başarabilmişlerdi şu zalim dünyada. İyilikleri karşılıksız yapabilmeyi başarabilmişlerdi. Bunu zaman zaman saflık olarak gören annelerinin sözünü hiç dinlememişlerdi. Mehmet amca gizliden gizliye gurur duyardı evlatlarının bu huyuyla, çünkü çoğunlukla kendisine benzetirdi çocuklarını. O da böyleydi gençken; hırslarını, kıskançlıklarını ve ihtiraslarını susturabilmeyi başarmıştı. Belki de bu yüzdendir fazla konuşmazdı, sessizdi. Mehmet amca doğayı çok severdi insanın şehir hayatından ne anladığını neden para kazanma hırsının böylesine insanların gözünü kör ettiğini hiç anlamazdı.

Evlatlarının adını Volkan, Kaya ve Can koymuştu. Volkan doktor olmuştu, karşılıksız ne kadar iyilik yaptığını düşünmek zor olmasa gerek. Kaya mühendisti, rakamları sever ama hayatta hiç hesap yapmazdı, birkaç kere denedi ama sonuç eksi çıktı. Can çocukluğundan beri çok istediği mesleği yaptı yani öğretmendi. Bu arada Can öğretmenliği bir meslek diye isimlendirmez, doldurduğu formların meslek satırlarına öğretmen yazarken bile kendi kendine hayıflanırdı.
O sene yaz mevsimi pek bir sıcak geçmişti. Volkan işlerinin yoğunluğu sebebiyle şirin sahil kasabasındaki baba evine gelememişti. Kaya yeni evli olduğundan yurt dışı tatilleri, Çeşme ve Bodrum arasında gidip gelmiş, arada yol üzerinde uğrayıp ancak bir gece kalabilmişti baba evinde. En çok Can severdi o sahil kasabasını. Çocukken orada yazlıkları vardı sonradan temelli yerleşmişlerdi. Buna en çok Can sevindi ilk aşkı oradaydı, o tozlu yollarda araba kullanmayı, yüzmeyi, balık tutmayı öğrendi. Kısacası, hayata o sahilde gözünü açtı. Malum öğretmen olduğu için yaz ayları diğer iki kardeşine göre biraz daha rahat geçerdi. Okullar kapanır kapanmaz bir hafta, sonrasında da üç gün gelmişti. Ama öyle eskisi gibi tüm bir yaz boyunca kalamıyor, şehirdeki sevgilisi biraz kıskançlık yapabiliyor ya da haddinden fazla özlüyordu onu.

Yaz sıcak geçmişti ama sonbahar da erken gelecek gibi görünüyordu o sene. Eylül ayının başında okulların açılmasına iki hafta kala Can annesini, babasını ve büyüdüğü yeri çok özlemişti. Onları okullar açılana kadar görmezse dokuz ay göremeyecekti. Bu onun için doğum sancısına denkti. Sevgilisi de onunla zaman geçirmek istiyordu son iki haftasının kaldığının o da farkındaydı. Aklına bir fikir geldi. Sevgilisine onu ailesiyle tanıştırmak istediğini söyleyebilirdi, böylece hem sevgilisi yanında olur hem de rahat rahat özlediği ailesinin ve onun için cennet mekân saydığı kasabada zaman geçirebilirdi. Can bu konuyu sevgilisine açar açmaz ciddi anlamda olumlu bir tepki aldı. Zira kızımız da Can’la aralarındaki ilişkinin resmileşmesini en kısa yoldan istiyordu. Bunun ilk adımı elbette ailesiyle tanışmak olacaktı.

Bir cumartesi sabahı gecenin karanlığı kırılır kırılmaz yola çıktılar. Can ailesine haber vermedi, sürpriz yapmayı planladı. Annesine sevgilisinden bahsetmişti, hatta annesi zorla kızın fotoğrafını görmek için bile zorlamıştı. En kısa zamanda Can’ın da evlenmesini, hayatını düzene sokmasını istiyordu. Kör gecenin gözünü açtığı ilk saatlerde şehrin iç karartıcı pusunu geride bırakmışlardı. En çok sevdiği manzara, yaşadıkları şehrin adının üzerinde çaprazlamasına duran kırmızı çizgiydi. İşte o an farkına varıyordu her şeyden uzaklaştığını. Kızımız bir yerlerden, insanlar birbirlerini uzun yolda tanır sözünü duymuş bu nedenle kekler, börekler, meyveler almıştı yanına. Yolda durup bir şeyler yemelerine gerek kalmadı bir yandan yola devam edip bir yandan karınlarını doyurdular. Can da yolda pek durup zaman kaybetmeyi sevmezdi zaten, tek istediği bir an önce cennetinde olmaktı. Eve bir buçuk saatlik yolları kalmıştı. Can içten içe epey heyecanlanmaya başlamıştı. Sonuçta sürpriz yapacaktı ailesine. Haberleri yoktu çünkü.

O an her şey bir anda oluverdi. O an ile bir anda hiç bu kadar yakın olmamıştı. Göz açıp kapanmıştı ama sonrasını görebilmek için bir daha açılamamıştı. Karşı şeritte kontrolünü kaybeden bir otobüs onların olduğu şeride geçmiş Can ise çarpmamak için direksiyonu ani bir şekilde kırmıştı. Yolun kenarındaki beton kanallara kontrolsüz bir şekilde giren araba takla atmış ters duruyordu. Emniyet kemerleri takılı olduğu için hala aracın içindelerdi. Bir dakikayı bulmayan ani bir sessizlikten sonra yoldan geçen arabalar hemen durmuş insanların çığlıkları, bağırışları, çağırışları ıssız yolu bir anda mahşer yerine çevirmişti. Mehmet amcanın yaşadığı kasabanın bağlı olduğu ilçeden bir ambulans geldi tam yirmi beş dakika sonra. İkisi de kendinde değildi belki hayatta bile değillerdi, kimse bilmiyordu. Araba takla attığı için her şey sağa sola savrulmuştu, kızımızın ikiye böldüğü sonra yeriz diye peçeteye sardığı elma, bavullar, eşyalar ve hayaller. İlk müdahale ambulans gelir gelmez yapıldı, kızın durumu daha iyi gibiydi nabzı düzgün atıyordu hatta yavaş yavaş kendine bile geliyordu şok halindeydi. Can’ın olduğu taraf daha hasarlıydı. Nabzı vardı, hayattaydı. Hemen oksijen tüpü bağlandı sedye ile ambulansa yerleştirildi. İlk müdahale sonrası yapılması gerekenler yapılıyor tepelerinde mavi kırmızı sirenle son hız ilçedeki hastaneye gidiyorlardı. Ambulans o kadar hızlıydı ki kaybettikleri zamana rağmen bu şekilde arabayla gittiklerinden daha erken bir saatte ilçede olacaklardı. Ama böyle olmayacaktı hesapta yoktu, ambulansta olmamaları gerekiyordu. Can’ın nabzı git gide düşüyordu, gözünü son bir kez açtı gözbebekleri küçüldü. Aklından yaşadıkları film şeridi gibi geçti mi kim bilir. Hemşire “hasta ex oluyor” dedi sesinde hala yapabileceğim bir şeyler var diyen bir güven vardı sanki. Aradan otuz saniye geçti sesindeki tedirginlik arttı, kalp atışını izleyen makineden gelen sesin sıklığı azaldı. Kulakları sağır eden ince tiz seste artık boşluk yoktu ekrandaki görüntü incecik bir çizgiden ibaretti. Ambulans hastaneye geldiğinde Can’ın üzerindeki örtü artık yüzündeydi yapacak hiçbir şey kalmamıştı. Sevgilisini yoğun bakıma oradan da ameliyata aldılar. Jandarma etrafa saçılan eşyaları toplamış hepsini bir poşete koymuştu. Ama ya hayaller ve umutlar. Onları bulamamışlardı aramamışlardı da zaten. Can’ın camı çatlamış telefonunu buldu jandarma komutanı. En son arananlardan babam yazan numarayı çevirdi çok zordu. Ellili yaşlardaki komutan daha önce bu manzaraya onlarca kez şahit olmuştu deneyimliydi. Ama o ilk çağrı, o haber verme anı hala boğazı düğümlenir konuşamazdı. Mehmet amca oğlunun aradığını görünce hemen heyecanla yanıt verdi yavrum Can’ım derdi hep. Bu sefer de son kez diyeceğinden habersiz yine öyle açtı telefonu. Mehmet amca şaşırdı bir başkası konuşuyordu çünkü. “Amcacım oğlunuz küçük bir kaza geçirdi şu an durumu iyi sizin ilçedeki devlet hastanesine gelmeniz gerekiyor lütfen sakin olun endişelenecek bir şey yok”. Boğazı düğümlendi, nefesi bir an kesildi ama durumu iyi diye düşünüyordu annesini endişelendirmemek için ona bir şey söylemedi. Can sürprizleri severdi, demek oraya geliyordu onu göreceği için sevindi. Gri desenli kumaş ceketini giydi kahveye ya da camiye değil hastaneye gidiyordu bu sefer. Kasabadan ilçe yarım saat çekerdi bu sefer biraz hızlı gitti yirmi dakika içinde acil servisin önündeydi. Önce ambulansı sonra jandarma arabasını gördü kapının önünde küçük bir kalabalık vardı. Oğlumun Can’ımın durumu iyi onlar başkası için burada herhalde diye düşündü. Mehmet amca “Can Tekin’in babasıyım sizinle mi konuştuk telefonda komutanım” dedi yaşça büyük olana. Komutan gözünü hafif kıstı bir şey diyemedi o an gel amcacım şöyle sen bir otur şuraya. Can nerede? Can nerede? Oğlumu göreceğim diye sesi yükseldi Mehmet amcanın. İçine bir bıçak saplandı o an herkes sustu tüm dünya sustu. “Başınız sağ olsun amcacım…” ayakta duramadı oturdu daha doğrusu yıkıldı. Can’ı gitmişti Can’ı yoktu artık. Mehmet amca; önce ben gidecektim bu ne acele dedi gözlerini kırpmıyordu. Komutan; “amcacım başka yakını var mı haber verdiniz mi gelecekler mi? kimlik tespiti için teşhis edilmesi gerekiyor”. Mehmet amca oğlunu göreceği için içine bir sıcaklık geldi. “Ben göreceğim oğlumu” dedi Mehmet amca “nerede o yaramaz?” Şoktaydı, komutan koluna girdi birlikte asansöre yöneldiler. Bir kat aşağı indiler, oranın duvarları acil servis gibi döşenmemişti daha bakımsız ve soğuktu. Geriden duvarları fayans döşeli odayı gördü oğlu onu orada mı bekliyordu. Gözünden bir tek damla gözyaşı bile dökülmedi inanmıyordu çünkü bir şekilde bir karışıklık oldu az sonra bir başkasının bedenine bakacaktı öyle düşünüyordu. Dar, uzun bir çekmeceyi çekti levazımatçı, beyaz örtünün üzerinde koyu kan lekesi vardı.Örtü kalktığında oğluyla yüz yüze geldi sarıldı öptü son kez. Hıçkırıklar, gözyaşı her şey birbirine karıştı. “Buraya böyle mi gelecektin be Can’ım” Bilirdi herkes o kasabaya cennetim dediğini. Öyle de oldu. Can şimdi sadece yaz tatillerinde değil ebediyete kadar denizi izleyecek, çam kokusunu alacak. O mezarlığın yanındaki yolda araba kullanmayı öğrenmiş, altındaki sahilde yüzmüş, yanındaki falezlerde aşık olduğu kızı öpmüştü. Bütün hatıralar zaten oradaydı şimdi Can’da oradaydı ama hayaller yok işte onlar savruldu…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir